Kasım 3, 2026

EPİSODE 3

ile Mehmet Yıldız

“Gülmek!” diye geçirdi içinden.

İyi ki çocukken en anlamsız şeylere gülmüştü. Ama çocukken anlamın ya da anlamsızlığın ne önemi vardı ki? Çocuksun işte ve dünya dediğin şey, hayallerini sınırlayacak güçte değil. Hatta Tanrı bile bir çocuğun hayalinin sınırsızlığı karşısında hayrete düşüyordur. Bir sigara yaktı yine. Paketindeki son sigaraydı bu. İllaki kalkacak, markete gidecek, üç dört paket sigara alacaktı. Nasıl büyük bir işkenceydi şimdi bu.

Doğruldu yatağından. Bunu yaparken bedeninin kendisine ait olmadığını düşündü. Sanki bu, kendisi değildi. Bu, bir ölünün mezarından kalkmış haliydi. Bir ölü mezarından kalkınca nasıl olurdu; hiçbir fikri de yoktu. Sadece kendisi diye düşündüğü, etten ve kemikten olan ne varsa ona ait değildi sanki. Üzerine bir şeyler aldı, odadan çıktı. Ana rahminden çıkan bir bebeğin ürkekliğini taşıdığını sandı. Ayakkabı dolabındaki aynaya bakındı. Aynada yansıyan o kimliği belirsiz yüzü hatırlamaya çalışıyordu…Ayakkabısını giydi. Apartman merdivenlerini sessizce inmeye başladı. Bu sessizliği istemesinin tek nedeni kimseyle karşılaşmamaktı. Karşılaşsa ne olurdu ki? Hiç işte, tüm takıntısı bir hiçeydi. Dışarı çıktı. Apartman kapısı yavaşça arkasından kapandı. Dış dünya; yıllardır bildiği, gördüğü, yaşadığı ve nefret etmeye başladığı tüm o alışkanlıklarının dünyasıydı. Site merdivenlerinden diğer siteye geçti. Birkaç kedi peşi sıra takılmış miyavlıyor, benekli olanı ikide bir önüne geçip yatıyordu. Hayvanın, “bir şeyler verir ve yerim” umuduyla gösterdiği inat takdire şayan olsa da kayda değer bir tepki dahi vermedi. Umursamaz benliğinin yıkık, yitik ve bitkin ruhsuzluğunun çölünde ilerlerken, marketin tabelası beliriverdi karşısında. Dört paket sigara alıp çıktı. Marketçinin laf olsun tarzındaki sorularını yanıtlamadı.

Kediler gitmişti. Anlamış olmalıydılar bu adamın kendisine dahi faydası olmadığını. Kimin kendisine faydası var ki? Ayrıca fayda ne demek? Birine faydalı olan şeyin karşılığı, bir diğerinin zararı olamaz mı? Olur tabii. Bencilce işte. Yani ben, faydalı olmak adına harcadığım ömrün sonunda, faydanın aslında zarar olduğunu nasıl hesap edemedim ki? Neden yol bitmiyor? Site kameriyesine birkaç kadın oturmuş, hararetlice bir şeyler konuşuyorlar; biri “sessiz ol” der gibi elini ağzına götürüyor. Hiçbir değişiklik yok hayatta. Her şey sıradan, aynı anlamsızlığın tekrarı.

Ayakkabılarını çıkardı. Poşetten ekmeği çıkardı, yarıdan biraz az böldü, dolaptan birkaç dilim peynir alıp ekmeğin arasına koydu. Bitirdikten sonra bir bardak su içti ve hemen bir sigara yaktı. Çay makinesine ilişti gözü. “Nasıl yapılmıştır acaba?” diye söylendi, “Kimin, hangi gerekçeyle böyle bir şey yapmak aklına gelmiş olabilir ki?” Esasen mantığı basit olmalı. “Cidden basit mi?”

“Bir şarkısın seeen, ömüür boyuu sürecek, duuuudaklarımdan yıllarca düşmeyecek…” şarkısını mırıldandığında ikinci sigarasını içmişti. “Neden varım?” “Var mıyım ki? Varlığımdan kimler mutlu?” Var olmak bir “işte” sanki! “Toplasan kaç yıl ki şu ömür?” “Baksana, neredeyse kırk dokuz yılı geçti, gitti.”

“Dolana ay dooolana, dolana gül dolana, canım kuuurbanın olsun, seni baana veerene…” Şarkıdan türküye geçmek. “Bir yerinde duramadın, ta baştan belliydi yerimde duramayacağım. Ama anlamadın.” Anlamak nedir?