Kasım 3, 2026

EPİSODE 1

ile Mehmet Yıldız

Oysa felsefe tadında seviyorum seni Asiye. İnsan, en çaresiz zamanlarında kendisinden beklenmeyecek çıkışlar yaparmış. Bu çaresizlik; ruhundaki tükenmişliğin değil de çevresinde olup bitenlere karşı duyarsızlaşmanın somut görüntüsünün, zihnindeki direngenliğin harekete geçmesiyle belirginleşen bir durum gibi. Bilmiyor insan; ne kendini, içini, ruhunu ne de dışını, çevresini, dünyayı… Sandığı ne varsa gerçek diyerek betimliyor beyni ve bu sanı yanılgısına tutunmaya çalışmayı bıraktığında, gerçeğin yalın hâliyle yüzleşiyor. Bu, en nihayetinde kendisiyle yüzleşmektir ve insan, kendisiyle yüzleşmeyi asla istemez.

Dünya; devasa, tarif edilemeyen, sınırlarını bilmediğimiz ve hesaplayamadığımız kâinatın içinde, havada oradan oraya uçuşan toz zerrecikleri gibi salınımını ve devinimini sürdüredursun; insan, o zerreciğin içinde, o zerreye nazaran kendisi de bir zerre olarak, geçici bir durak tatsızlığında -fakat çok az bir kesim için de tadında- uğrak kırılganlıklara tutunarak, yaşayamadan yaşamaktadır. Bu devasa boşluk, kim bilir, belki de ruhlarımıza armağan edilen ve haberimiz olmayan tanrısal hakikatin arayışıdır. Ve nereden bilebiliriz hiçlikle dolup taşmış nesnesizliği nesnelleştirdiğimizi? Ne için varım? Hiçbir fikrimin olmaması korkutucu değil mi? Bilmemek ve belki de daha ürpertici olanı, asla bilemeyecek olmayı hissetmek, acizliğin ve çaresizliğin derinliklerine gömülmek olmuyor mu? Bir şeyi bilmek ne demektir? Ne var bu dünyada? Ne var bu yaşamda? Anlayamadığım nedir? Neyi arıyorum?

Bu merak, bu korku sadece kendi varoluşuma bir anlam katma, varlığımı anlamlandırma meselesi midir? Mahkûmiyet bu olamaz mı? Müebbet hapis cezasını çekmem gereken yerdeyim. İçinde bulunmaktan onur ve gurur duymadığım; adına organizasyon, sistem, yönetim vesaire dedikleri şeye göbekten bağlı olduğumu bilmemem daha beter. Sistem nedir? Beni içine alan, sımsıkı saran, boğan, nefes almam için küçücük bir hava deliğini lütufmuş gibi bırakan, beni kendisine dilenci yapan şey mi? Bu, yaşamak değil ki! Kenarda kıyıda kırıntıları bekleyen, aç biilaç, soğuğun titrettiği kısa ömürlü kuşla benim aynı analoji içinde bulunmamız kimin hediyesi? Uzaklardayım; anlıyorum ki ben, kendime en uzak yerde kırıntılarla tokluğu arayadursam da sistem, benimle ortaklaşa iş tutmuş haberim dahi olmadan.

Bilmek demiştim; normal şartlarda bir şeyi bilmek, doğru olduğunu belirlemek gibi görünse de doğru, en nihayetinde aklın sanması değil midir? En fazla, emin olduğumu söyleyen aklım kendine bu hakkı veriyor işte. Düşünüyorum ve neyi düşünürsem düşüneyim, düşündüklerim zihnimde oluşan kavramlar değil mi? Kavramıyorsam “yok” demiyorum elbette. Ama daha da ötesine gidememek varoluşumu anlamsızlaştırmaya başlıyor. İki sade kavramın beni rahatsız etmesine ne demeli? Acı ve son… Acım olmak zorunda, tıpkı sonumun olmak zorunda olduğu gibi. Hiç de doğal değilim. Aksine, müthiş derecede yabancıyım doğal olan ne varsa. Ne benzeştiğim kuş gibiyim, ne ağını örmüş saatlerce ve sabırla bekleyen örümcek gibi, ne de çiftleştikten sonra doğan yavrularını canı pahasına koruyan memeliler familyasından herhangi bir hayvan gibi… Doğa, dışımda olan her şey. Ben ise en fazla doğanın tarih yazıcısıyım. Bilim gibiyim; odaklandığım ne varsa nesneden ibaret.

O hâlde “düşünemiyorum” dersem kendime haksızlık etmiş olur muyum? Fark ettim ki biçimlendiriliyorum; ama doğa değil bu biçimlendirmenin müsebbibi, benim dışımda, bana benzediğini gördüğüm benim gibiler. Ve eylem hâlindeler; sürekli, hiç durmadan eylem, eylem, eylem… Üzücü bir durum, astarlarını bilmeden yüzlerine kanmam. Bu, beni ağırlığıyla tir tir titreten yük yaşam mı? Ya peki çevremde hafızanın olmaması! Belki, yalnızlığımı haykırdığım duvarları bu düşüncenin dışına atabilirim. Sadece duvarlara baktığımda anımsadıklarım hüzün değil de nedir? Düşünmek zorunda bırakılmam, düşünce diye yutturdukları sanıları “sanmam”, onlara inanmamdan mı geliyor? Bilmek istemem, benliğimle baş başa kalmayayım diye benliğime vurulmuş kocaman bir aldatmacadan ibaret olabilir mi? Çok tepeden baktığımda anlıyorum ki ben dünyadaki son insanım. Öldüğümde dünya yok olmuş olacak. Geçici olmam, dünyayı kalıcı yapmıyor benim yönümden bakılınca. Boyunduruk altında kalmış kölenin çaresiz çırpınışları belki de sözcüklerim, buna inanmasam da.

Dehşetli ve hayrete düşürücü; iki ayakları üzerinde duranların gezegeninde uygarlık ararken, Nazilerin uygarlığın ürünü olduğu çıplaklığı… Zorbalığın ve ikiyüzlülüğün yarattığı “işte insan budur” hayal kırıklığı karşısında geceyi ölüme sürüklemek… Dinlemiyoruz. Kendimi dinlediğim anda, renkleri ve sesleri anlayabiliyorum. Duygu nasıl gerçeğe bürünür? Dilim neden yetersiz kalıyor? Hiç mesele değil Talas Savaşı’nda Araplar ve Çinliler arasında yükselen kılıç sesleri ve kanın kokusu, ya da yirmi sekiz milyon Sovyet vatandaşının Nazilerce öldürülmesi. Tüm bunların yanında ruhum, dünyanın en büyük meydan savaşıdır.

Tam bu olduğunda, duvarlarla delileri kendime yakın hissetmem mükemmel ötesi, insanca değil mi? Bilmeden ve istemeden en kutsal davaları savunanlardır deliler. Toplumsal birliğe güçlü başkaldırının adıdır delilik. Bugün özel ya da genel yaşam kuralları dediğimiz, bizlere tabiatın geçerliliği diye sunulan ne varsa, başlı başına anlaşmazlıkların kılıfıdır. Hepsi organize suç örgütünün sistemli hamleleri. Delilerin dışarıda tutulması, suç örgütünün nasıl da işine geliyor. Ya kendini akıllı sananlar! Önlerine sunulan din, ezilenlerin acılarını hafifletmeye yönelik sembolik unsurlarla süslenmiş araç değil de nedir? Gelip geçici dünyanın acımasızlıkları altında inim inim inleyen yoksulun, adaleti elbette görebileceği sanısını kendine alternatif yapması, Goethe’nin “Haç, gök kubbenin altındaki en iğrenç şeydir,” sözünü duymazlıktan gelmesine nasıl da yaramış. Evet; hepsi, bir türlü gelmeyen mutlak adalet adına, ekmek kavgasının yarı tokluğunda uyuyan yoksul mahallelere açıkça bir özür borçlu.

Bir yanda tüm bu açlık ve yoksulluğun en kırılgan hâlinde yaşadığını ve dünyada olduğunu sananlar; öte yanda zenginlikleriyle, dayalı döşeli evlerinin koca salonlarına dünyayı misafir edenler… Yoksul mahallelerinde sıcak diye sunulan, şirin diye anlatıladuran şey, hepi topu içlerinde kimlik ve kişiliklerinin parçası olmuş tedirginliklerinin neticesidir. Yaşamdan korkmaları nedeniyle öte dünyadan medet uman yoksulun “Tanrı evi” denilen yerlerde kendini mutlu hissetmesi, kendine ait olmayan fabrikanın içinde mutlu olduğunu sanmasıyla neredeyse aynı düzlemdedir. Oysa ne Tanrı evinde ne de fabrikada yoksula ait hiçbir şey yokken, onun bu denli bağlı kalması savaşlarda neden en önde olduğunun bariz göstergelerinden biridir de. Evlatlarını en kanlı savaşların içine atan ana babanın durumu; doğmadan önce olasılığın içine aldıkları çocuk beklentisinin, zenginde işveren, fakirde ise işsiz olması gerçeğini anlayamadan yaşamaları trajikomik değil de nedir? O hâlde dünya zenginin ev adresi, fakirinse şöyle bir bakıp çıktığı imkânsızlığıdır.

Hayal kurmuyorum artık. Esiri olacağımı bile bile esaretinde mutluluk duymayı, ekmek ve eğlence peşinde olan yoksul bedenlerin yaptığı gibi düşünüyorum ve buna şiddetle karşı çıkıyorum. Çok yaşa özgürlük! Bilmesem de, hissedemesem de… Özgürlük nasıl bir şey? Tadı var mıdır? Peki kokusu? Ağır mıdır? Hafif midir? Yoksullar özgürlüğü sadece hayal ediyorlar değil mi? Hiç gerçek özgürlük ile öpüşen oldu mu? Özgürlük efendi ise, onu hayal etmek kölelik olabilir mi? Dilim neden sınırlı? Gözlerim, kulaklarım, tenim, burnum sınırların içerisinde bana ne kadar yetebilir ki? Ya aklım? Özne olduğumun bilincine ulaşmamı sağlayan biricik sahip olduğum yeteneğim değil mi? Aşamıyorum. Başa döndüm tekrardan. Özgürlük nasıl bir şey? Kabul etmem, itiraz etmemem, karşı çıkış sergilememem, yılmam, sinmem özgürlüğüm mü?

Toplum; kurulu düzen ama öznelerin dışında gibi, fakat öznelerin ürünü. Toplum bir bakıma kader ile kederin buluşma noktasıdır. Her kapıyı açan tek bir anahtar olsa ve kederli başların özgürlüğü tatmasının yolu, bu anahtarın mucizesi olsa… Dili kavramaya çalışıyorum. Düşünmem ve dış dünyayı anlamam için buluştuğum dilin sınırlarını zorlama derdindeyim. Ama şu var ki duyumsadığım her şey sınırlı. Bu, dilimi sınırlıyor. Aklım, eleştirel yetisini dilim sayesinde ifade ediyor; gramer ile bitse iyi ama ya mantıksal yapısı? Kant tüm eserlerini eleştiri başlığı ile yazmıştır: Pratik Aklın Eleştirisi, Saf Aklın Eleştirisi, Yargı Gücünün Eleştirisi. Özgürlüğüme gidecek yolun eleştiriden geçmesi, sanırım yalın doğrum.

“Dünya benim tasarımımdır” demesi ne kadar geçerli ve tutarlı? Dogmatizme düştüm galiba. Aklı araç olarak düşünmem buna sebep oldu. Eleştiri aklın eylemi. Varoluşum, aklımı her şekilde kullanmam ile mümkündür. Platon aklın idealar dünyasına gidiş bileti olduğunu ifade ederken, Descartes “benden fazladır” demiştir. Kant ise “dışımızda ve üzerimizdedir” diyerek paradigmayı genişletmiştir. Rasyonalistlerin hemen hepsi bu yönüyle bakmakta. Ama Kierkegaard “akıl azaldıkça kaygı da azalır” derken neyi kastetmiş olabilir? Hegel, aklı olgusal gerçekliğin ve nesnel gerçekliğin aynılığında diye belirtmekte. Schopenhauer, Kant’a karşı çıkarak insanın iki türlü yaşadığını söyler: nesne olarak ve istenç olarak. Bunların doğada birlikte bulunduğunu söyleyerek yolu bir başka tarafa yönlendirmekte. Onun için mutluluk yoktur. Yaşamın olmaması, olmasından iyidir. “İsteklerin yerine getirilmemesi acıdır,” diyor. Bu, en nihayetinde kendi içinde tutarlı değil midir, özellikle çağımızda? Yerine getirilmiş istek ise bir zaman sonra bıkkınlığa veya başka isteklere dönüşür. Açgözlü insanın en güzel tarifi. Eksikliklerin giderilmesinin yaşam kaygısı içindeki yoksulun dileği olması bir yana, daha fazlasını beklemesi varsılın korkusu da olabilir. “En kötümser filozof” olarak bilinmesi açıkçası kendisine iyi oturmuş.

Yoksula felsefede düşen şey, Malthus’un “Bırakınız ölsünler” küstahlığı bana göre. Bunu Marx bozuyor, yoksula umut aşılıyor. Filozofları ise gevezeler olarak niteliyor. Dünyada korkunç bir sefalet varken filozofların kavramlarda boğulmasını tutarlı görmeyen Marx, belki de Goethe’nin sözüne bakın, diyor: “Toplumun içinde felsefe yapmak, çözümü olmayan problemler üzerine hararetle sohbet etmek demektir.” Bir bakıma doğru demek bile istemiyorum bu söze. Elitlerin elinden alınmayan felsefe, burjuvanın kasasına yoksulun kanıyla dolan para demektir. Olmayacak şey midir felsefeyi toplumun geneline yaymak? Oysa iki bin sene öncesinin Atina’sında neredeyse her dört kişiden ikisi felsefeyle uğraşıyordu. İşte gerçek demokrasi. Platon’un Politeia adlı eseri nedense bizde Devlet diyerek tercüme edilmiştir; oysa Politeia‘nın karşılığı devlet değildir. Ve Atina devlet değildi. En yakın karşılığı rejimdir. Yaşam biçimi ve kapsamı. Hocası Sokrates’in demokrasi tarafından öldürülmesi, Platon’un kendi çelişkisi olabilir; demokrasi karşıtlığı düşünüldüğünde.

Korkunç şekilde cehalete mahkûm edilen bodrum kat sakini yoksulların, en üst katlarda yaşayan elitlere ulaşma sevdası, bilinçsizce eylem hâlinde olmalarıdır. Yönetilmek ile boyunduruk altına alınmak hiç de aynı anlamlarda değil. Günümüz toplumları, boyunduruk altına alındıklarının farkında dahi olmayan, “özgür” olduğunu sanan kölelerden ibarettir.

Ne yapabilirim ben? İçim dışım ne varsa bunlarla dolu. Evet, seni seviyorum; aşk eğer bu ise, sensizliği göze alamamak ise, aşığım. Ama yoksulun savaşında safımı, tavrımı, eylemimi hangi taraftan sergilemem gerektiğini biliyorsun. Ben sosyalizmin bu barbarlığın karşısında olan en geçerli ve tutarlı sistem olduğu kanısındayım. Bunu bildiğim için inanıyorum ve inanmaktan vazgeçmeyeceğim. Bu sınıf savaşında kalbim, ruhum, bedenim ve benliğim yoksulun özgürlüğünden yana.

Çocuk konusunda bir tek söz edebilirim. Haklısın. Seni özlemle öpüyorum Asiye. Bu duvarların dışında kalbim senindir…