Kasım 3, 2026

EPİSODE 2

ile Mehmet Yıldız

İnsan iki kere mi gömülür? İlki, var olmak adına düştüğün o ilk rahimden ayağa kalkıp nefes almaktır; ikincisi, yok olmak adına toprağın rahmine çekilmek. Peki ya yok olmak aslında yoksa? Nasıl ki yaşam denen bu serüvene ana rahminden bir kıyamla çıkılıp maddi boyuta geçiliyorsa, belki de başka bir kıyamla toprağın rahminden öte âlemlere doğuluyordur. Zihinde hiç dinmeyecek gibi duran o ezeli merak, kaygı, korku ve direnç…

Tuvalete adımladı, bedensel bir zorunluluktu sadece. Beyaz fayanslar, o kusursuz sanılan düzen, musluk, lavabo… Etrafındaki her nesne gözüne ve ruhuna öylesine anlamsız, öylesine tekdüze ve dayatılmış geliyordu ki; eline bir balyoz alıp hepsini un ufak etme arzusu sarmıştı içini. İçinde bulunduğu evin boşluğu, üzerine toprak atılan bir mezarın kasvetinden farksızdı. Ellerini yıkamaya başladı. Suyun serin dokunuşu, sabunun tenindeki kayganlığı, ellerini ovalarken çıkan o mekanik sesler… Tüm bu eylemler, kendi iradesiyle gerçekleştirdiği şeyler olmaktan çıkmıştı; beden her şeyi otomatik bir akışa teslim etmişti. Suyu kesti, havluya uzandı ve çıktı.

Çalışma odasına yöneldi. Raflar boyu uzanan kitap yığınına takıldı gözleri. Onca metni okumuş olmanın getirdiği o ağır, umutsuz boşluk hissiyle; henüz kapağını açmadığı veya yarım bıraktığı kitapları seçmeye çalıştı. Felsefe, sosyoloji ve tarih ciltlerinden oluşan o devasa yığının ağırlığını ruhunda hissettikçe “Ne anlamı var ki?” diye fısıldadı kendi kendine. Bedenini koltuğa, yorgunluğunu boşluğa bıraktı. Gözleri kitaplıkta asılı kalırken, zihni o tanıdık ve acımasız gerçeğe çarptı: Her insan kendi olmak ister ama ömür, kişi kendini bulamadan biter…