Oysa mı? O ise mi?


           Zihnim derin yalnızlıklara hapsolmuş. İnsan kendini kaybettiğinde algısını, bakışını, dokunuşunu, özleyişini unutmaya başlar. Unutmanın nimetleri vardır evet, ama bir de kötü tarafı var ki kendini kaybettiğinde unutman gerekenler, bu kayıp hallerin vesilesiyken onların seni cendereye alması sıkıştırması, boğması içinden çıkılamayacağını sandığın halden hale sokması. İyi de neden? Bukowski yalnızlığın ya da dibe vurmanın aslında gücün geri dönüşündeki dönemeç olduğunu iddia eder. İnsanın hadi oradan diyesi geliyor ama diyemiyor. Sartre’nin umutsuzluğun varoluşa aykırı olduğu fikrine sarılıyorsun bir anda, ama sonra Nietzsche çıkıyor ve umut işkenceyi uzatır diye lafı ortya koyup çırılçıplak yalnızlığına saatli bomba misali müdahale ediyor. Bu adamlar ne istiyor bizden? Zihin bir yalnızlığa veya boşluğa düştüğünde negatif duygudurumların ağır iç sesleri altında, bedensel ve düşünsel enerjini tüketmeye o kadar meyilli ki, buna anlam vermeye çalışırken dahi anlamın anlamsız olduğunu içten içe benliğine sızdırıyor. Başkaları nasıl normal? Normal ne demek? Hayat bir amaç mı, arayış mı, yoksa sadece ilkel içgüdülerin, dürtülerin sen varsın dayatması mı? Varmıyım mı hakikatten? Zamanı kayıtsızca harcayan benlik neden bazı şeyler için geç kalındığında bir tekrarın veya istemenin kısır döngüsünde seni duvardan duvara çarpıyor? Ötekinin yoksunluğu senin için nasıl oluyor da etrafında ötekiler varken bire indiriliyor? Ben sadece onunla ben oluyorum demek hayli iddalı bir söylem değil mi? Ben olmak için sen olmalı mı? Sen kimsin? Hangi benliğinle beni senliksiz bırakma cüretine sahip olabiliyorsun? Ne hüzünlü ama! Kendini anlama savaşından yara bere içinde çıkmaya çalışırken kaybettiğin öteki, zafer naraları atarak hayatını bir şey olmamış gibi sürdürüyor değil mi? Tutku ya da aşk ya da bağımlılık ile bağlılığın ince çizgisinde, içinde kaval kemiğine atılan bir tekmenin acısından daha fazla acı duyurak, Oblomov gibi uyumak uyumak daha çok uyumak istemek. Oysa yemek yemelisin, gülmelisin, gezmelisin, bir çiçeği çiçek olduğu için koklamalı, bir otobüse binmeli ya da işe gitmelisin. En nihayetinde yaşamalısın işte güdülerinle dürtülerinle ilkel olan ne varsa modern dünyaya ayak uydurarak. Düşünsene demekten o kadar uzak kalmak istiyorum ki, bana düşünsene dediklerinde bunun ne kadar sızlatıcı acıtıcı olduğunu iliklerime kadar tadıyorum. Burada ki tatmak hiçte öyle bitter çikolata gibi değil. Bu tatmanın içinde gözyaşı var, çocukluk travmalarından, ergenlik travmalarına psiko-patolojik haller var. Halden hale geçmek ve her geçişte daha çok barışamamak, daha çok küsmek, daha çok kendinden kopup, yalnız başına üşümek orta yaşın olgunluğundan uzakta kalarak. Oysa diyebiliyorum sadece, oysa. Ama gerçekten O ise. 


“Oysa mı? O ise mi?” için 2 yanıt

  1. Okuduğumda aklıma Albert Camus'un şu sözü geldi "Kendimi mi öldürsem yoksa gidip bir fincan kahve mi içsem" İnsanın doğasını irdeleyen,kendimizle kaldığımızda aslında hepimizin içinde var olan çelişkileri anlatan iyi bir yazı olmuş,yazarımızın kalemine sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir