DÜŞÜNceSEL


 “Zaman, ömrü yirmi dört saat olan bir kelebeğe nasıl acımıyorsa, bize de zerre kadar acımayacak toprağa bırakılan bedenimize aldırmadan.”
 “Sabah ne zor geldi. Tanyerinin ağarmasına pekte bir şey kalmamıştı. Yatağından kalktı, sigarasını alıp mutfak balkonuna çıktı. Şehrin alacakaranlığında baka kaldı ışıkların silik sarısına, bet mavisine, yanık kırmızısına. Kendini şehre bıraktı dumanı içine çekerken. Sessizliğin huzurunda yükselmeye başladı saba makamında sabah ezanın içine işleyen sesi. Bıraktı kendini ezana: sesin ahengine, geçmişin kanlı savaşlarından gelen kılıç şakırtılarına, ortalığa yayılan kan göllerine, dervişin heybesinde sakladığı tılsımlı dualara, cemi cümle tüm inananların secdesine. Büyüleyici sesin tınısı yankılanıyordu duvarlarda, içinde yüreğinin en diplerinde öyle ki; alıp götürdüğü diyarların sarımsı taş duvarlarında yükselen kubbelere, mabetlerin kubbelerinin altında namaza durmuşların yüzlerine vuran kandillerin ışıltılarına baka kalıyordu. Oralarda kaybolmuş bir geçmişin izlerini ararcasına dolanıp duruyor, gülsuyunun kokusunu çekiyor ciğerlerine, şadırvanlarda akan suyu serpiyor yüzüne, musallada boş boş bekleyen tabutların yeşili yanıp sönüyor gözlerinin önünde. Belki okuduğu romanların etkisinden olacak zihni onu mistik zamanların kâşifi gibi şehrin bin yıl gerisine götürmüş ayaklarının altına uçan bir halı sermiş izle işte dercesine seyri şehir yaptırıyordu. Ne yana baksa azametiyle göz kamaştıran camilerin, tekkelerin, hanların, hamamların, sarayların, dergahların, türbelerin, sebillerin tepesinde kuş misali uçuyor temaşa ediyordu bedensiz. Yükseldikçe başkaları da belirdi, cem edenler, hu çekenler, bismillahın yanına katılan bismişahlar ezanın tınısında sazla, defle, bendirle, erbaneyle harmanlanan deyişler, gülbanklar, kıyamla dirilen bedenlere katılan sema edenler, semah tutanlar, ney ile meşk olup şarapla mest olanlar, pirler, canlar, şahlar, sultanlar, şeyhülislamlar, hocalar, mollalar. Ezan bitmişti. Bitince hepsi çekip gitti gözlerinin önünden, avcının vurduğu kuş gibi yapıştı toprağa. “Ne garip”. Dedi kendi kendine. Dünyaya dönmek istemedi aslında o vakit. İnancı öyle ahım şahım değildi ki? Bunun olmasına bu görüngülerin içinde savrulmasına anlam veremedi, ruh hali işte diye savuşturdu belleğini. Zaman bir perdedir insanın gözünün önüne çekilen. Odaya geçtiğinde aklında az önceki düşleri vardı belli belirsiz. Hepsi bildiği okuduğu şeylerdi. Ondan olmalıydı zaten. Kim etkilenmez ki sabahın alacakaranlığında yükselen ezanın saba makamından? Kimi korkar, kiminde tüyleri diken diken olur, kimi de zerrece umursamaz. Benim durum biraz karışık diye düşündü. Günahlarımın sebepleri olmalı bunlar. Ya da düş dünyamın dış dünyadan üstün olması. Yatağa uzandı, yanı başında derin solumalarla nefes olan kadına baktı. Sabahın ilk ışıkları sessiz sedasın evi soymaya geren hırsızın inadıyla tırmaladı perdeleri sızmaya başladı içeri. Umursamamak, oralı olmamakta bir hünerdir. Her insan beceremez, naif kişilerin için can olduğunu bilip canının yanması, cana anlam katması. “Ya bu kadın?”. Odaya bakına durdu boşluğa hiçliğe bakarcasına. Bir yere anlamsızca bakmak zihnin anlam arayışına geçmesine vesile olur. Duramaz öyle zihin bir hiç gibi. Başlar kumaya, kurgulamaya, düşlemeye. Ne kadar zaman oldu aynı yolun yolcusu olduklarından beri? Düşüverdi işte damdan düşer gibi hayatının içine sonrasında olan oldu bir oldular, birlik oldular.” 
“Düş dünyanın, dış dünyadan üstün olması” güzel. İçinden ne anlamlar çıkmaz ki. Kimileri hayal kurmadığını söyler durur. Yalan. Ayrıca düş ile hayal aynı değildir bence.Bir başkasının yerini kendini koyabilmek büyük meziyet. Ortak acının duyumsanması belli ki kadında oluşan derin yaraların sadece kendisine has olmadığı hissini oluşturmuş. Bir erkek olarak kadına ait, ona özgü duygu durumlarını yansıtabilmiş adam. Nedendir bilemiyorum ama kıskanıldığı düşüncesine kapılan her erkek kendini matah biriymiş gibi hissediyor. Kıskanılmak ve kıskançlığın erkeğe yapılması pek fıtrata uygun değil ama. Nasıl uygun olsun ki? Kadın kıskanılacak bir canlı. Bir şey olmuşta düzen değişmiş ve erkek garip bir şekilde kıskanılan seviyeye ulaşmış. Doğada ben bir erkeği kıskanan dişi görmedim. Bilmiyorum yani. Kadının güzelliğinin yanına oturuyor kıskanılır olması. Hastalık derecede demiyorum ama kıskanır işte erkek ve bu kadına yakışır. Oysa kadının erkeği kıskanması ne bileyim zorlama gibi duruyor. Şu ünlü Yunan tanrıçasının Adonis’i kıskanmasıyla başladı sanırım bu durum. Tarihsel anlamda bakınca bundan daha eski kıskançlık hikayesi var mı bilmiyorum ama Gılgamış ile Enkidu arasındaki ilişkide galiba böyle bir kıskançlık vardı. Ama bu kıskançlık kavramının sözcükteki asıl anlamı olabilirdi. Kadının erkeği veya erkeğin kadını kıskanması gibi bir şey değil bu. Erkeğin erkeği kıskanması ise hiç değil. Orada olan kaybın yarattığı bunalım olabilir. Şu Selim denilen karakterin bu kadar vurdumduymaz olması çok garip. Bazı insanlar böyle ama, gamsız, umursamaz, yıkılsa dünya bana ne diyecek tipten…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir